İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Sinema Haberleri
  3. Sinemanın Asi Çocuğu: Lars Von Trier

Sinemanın Asi Çocuğu: Lars Von Trier

lars von trier
6

LARS VON TRIER 

Lars Von Trier ismi yönetmen, senaristten ziyade pek çoğumuz için rahatsız edici, sert, psikolojinizi yerle bir eden, sıkıntılı ve insanın beyin nöronlarını oyuncak gibi oynayan insan olarak hafızamıza kazındığını inkar etmeyecektir. Şimdi gelin onu Lars Von Trier yapan hayatına göz atalım.

Lars Trier 30 nisan 1956 Danimarka doğumlu, Fritz Michael Hartmann ve Inger Høst ailesinin çocuğudur. Trier her çocuk gibi değildi ve bunun sebebi yaşadığı olumsuz ve sarsıcı hayatıydı. Lars ailesi tarafından fazla ilgi görmeyen, sevilmeyen birisiydi. Kendisine hediye edilen “Super 8” sayesinde ne ailesine ihtiyaç kalmıştı ne de duygulara, kamera ona artık bir ışık ve ilham kaynağı olmuştu. 11 yaşından lise eğitimi sürecine kadar kendi filmlerini çekiyor ve geliştiriyordu. 1979 yılında  Den Danske Filmskole( Danimarka Ulusal Film) okuluna yazıldı, artık kendini geliştiren ve kendine yönetmen diyebileceği adımlara yaklaşırken, ilk başarısını Munih Film Festivalinde çektiği 1980 yapımı “Nocturne” ve 1982 yapımı olan “Images of Liberation” yapıtlar ile en iyi film ödülünü alarak başardı. İsminde geçen soylu anlamına gelen “von” sıfatı ise yaptığı başarılar sayesinde etrafındaki insanlar tarafından verildi. 1983 yılında okulunu bitiren Trier kariyerine başlamıştı.

KARİYERİ

Lars sinemanın adeta devrimcisiydi. Kendisi her başarısında yeni yöntemler, teknikler ve marjinallikler yapardı. Filmleri birbirine benzemeksizin üçleme olarak adlandırdığı yöntem ile ilk uzun metrajlı filmi olan “Forbrydelsens Element” üçlemenin ilk eserini çekmişti. Ardından “Epidemic” ve kariyerine şan katan  İkinci Dünya Savaşı Sonrası Almanya’da yaşamın incelenmesini konu alan “Europe” filmi ile üçlemeyi tamamladı. Üçlemenin ilk filmi olan Forbrydelsens Element ile  Altın Palmiye adaylığı ve yedi uluslararası festivalde on iki ödül aldı. Avrupa filmi ise Cannes’da Jüri Ödülü ve Teknik Ödülü ve diğer festivallerde on altı ödül başarısı elde etti. 1992 yılında Europe filminde beraber çalıştığı Peter Aalbæk ile Zentropa film yapım şirketini kurdu. Bu yapım şirketinin ismi de oldukça anlamlı olan Europe filmindeki tren şirketinin adından esinlenerek alınmıştır. Başarı üzerine başarı elde eden Trier olağanüstü, fantastik olayları barındıran Riget adında bir Danimarka televizyon mini dizisi yazdı, yönetti tabi yönetmenin geliri daha o kadar çok değildi. Kurduğu şirketinin maddi desteği ile bunu yapabildi. Bu dizi sayesinde öyle başarı etti ki bununla kalmayıp devam dizisi haline getirildi. Adını ünlü yazarlara kadar duyuran Trier Amerikalı yazar  Stephen King‘in uyarladığı, kendisinin yönetmenlik, yapımcılığını yaptığı bir Amerikan versiyonuna imza attı.Danimarka film yönetmeni olan Thomas Vinterberg ile beraber “Dogma 95avangart film yapım hareketine başladılar. Dogma 95 hareketinde kendi çerçeveleri içerisinde belirlenilen birtakım kurallar, ilkeler ve disiplin çerçevesinde harekete devam ettiler.

1995 yılında annesi ölüm eşiğindeyken babası bildiği Ulf Trier’in aslında gerçek babası olmadığını itiraf etmesiyle büyük bir travma ve büyük bir depresyona girdi. Trier ardından aylar boyunca babasını aradı, araştırdı ve sonunda buldu. Fakat babası 90 yaşındaydı Trier ile birkaç görüşme yaptıktan sonra ki bu görüşmeler rahatsız edici ve hiç barışçıl değildi. Onunla görüşmek istemediğini ve bundan sonra kendisiyle avukatı üzerinden konuşmasını söylemişti. Aynı yılda Trier yeni bir film yönetti. Breaking The Waves isminde bu film iskoç bir kadının sarsıcı hayat hikayesini anlatıyordu. Bu film de oldukça başarılıydı, ne kadar çok kendisi Amerikan izleyicileri tarafından sevilmese de başrol oyuncusu olan Emily Watson‘un şahane oyunculuğu sayesinde, aldığı ilk En İyi Kadın Oyuncu Akademi Ödülü’ne aday gösterilmişti. Ne kadar çok Dogma 95 özellikleri barındıran bir film olsa da resmiyette o kategoriye girmemişti.

1998 yılında sonunda istediği akıma uyarak dogma çerçevesinde ilk filmini yapmıştı. “The Idiots” toplumun değerlerini kendi çıkarları doğrultusunda  zihinsel, fiziksel engelli gibi davranıp insanların duygularını sömürücü bir grubun yaşantısını anlatan film de normal bir başarı elde etti.

2000 yılında büyük bir başarıya imza attı. Dancer In The Dark adlı bir film yaptı. Bu film sayesinde şu ana kadar kazandığı en büyük ödüle sahip olmuştu. Cannes Film Festivali’nin en prestijli ödülü olan “Altin Palmiye” ödülünü ve daha birçok ödül, adaylık kazanmıştı. Uçak korkusu olmasından ötürü hemen hemen her yere kendi karavanıyla ya da başkasının aracıyla giden Lars az kalsın bu festivali ve ödülü de kaçırıyordu. Filmin çekimleri sırasında başrol oyuncusu olan Björk ile arasında sürekli tartışma, kavga olduğundan dolayı filme uzun bir süre ara verilmişti. Bu nedenden dolayı film beklenilen zamandan birkaç ay daha geç bitirilmişti. Film çekildikten sonra Björk‘ün bir röportajda Von Trier’in kadınlardan nefret ettiğini ve kıskanç tavırlar sergilediğini filmi de bu duygu ile çektiğini söylemişti. Bu nedenle de Von Trier bir kesim tarafından mizojini ve antipatik biri olarak bilindi.

2003 yılında yeni bir üçleme filminin ilki olan Dogville’in yapımına odaklandı.  Dogville filmi onu zirveye taşıyan ve bir taraftan da epey eleştirilen film oldu. Bu film ile Von Trier Anti-Amerikan özelliğini bir tık daha öne çıkarmıştı. Filmin başrol ve oyuncu kadrosu da epey başarılıydı. Nicole Kidman, Paul Bettany, Lauren Bacall, John Hurt, Stellan Skarsgård ve daha birçok önemli isim yer alıyordu. Başrol oyuncusu olan Nicole Kidman ile filmin çekimleri esnasında oldukça sorun yaşayan Lars üçlemenin devam filmlerinde Nicole Kidman’ın yer almayacağını da açıkça belirtmişti.

dogville      2005 yılında  kötü ve olumsuz eleştiriler alan Lars umursamayıp üçlemenin 2.filmi olan Manderlay filmini yayınladı. 2006 yılında komedi filmi yapmayı planlamış olan Lars, “The Boss of It All” filmini yönetti. Bu filmlerde gündem ve konu olmamasının sebebi Lars’ın o yıllar fazlasıyla kötü eleştiri almasıydı.

2008 yılında Bunalım olarak adlandırdığı üçlemenin ilk filmi olan Antichrist filmini 2009 yılında yaptı. Lars tekrar yükselişe geçmiş gibiydi. Başrollerinde Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbourg yer alan bu psikolojik gerilim filminde sanki içerisindeki depresyonu ve bunalımı filme aktarmıştı başarılı olmuştu. Film Cannes Festivali’nde kapanış jeneriği süresince en çok yuhalanan ve kötümsenen film oldu. Üçlemenin 2. filmi olan Melancholia 2011 yılında çekildi. Fakat oldukça olumsuz eleştiri alan Lars, 64. Cannes Film Festival’inde Melancholia filminin altın palmiye için yarıştığı galasında Hitler’e ilişkin sempatisini belirttiğini ve onu anladığını söylemesinden dolayı Cannes Film Festival’inden kovulması ile “Persona Non Grata” istenmeyen adam olarak ilan edildi. Oldukça olumsuz eleştiriler alan ve kötülenen Lars’ın bu skandalı da onu çok etkilemişti. Daha sonra yaptığı özür açıklamasında yahudilerle herhangi bir sorunu olmadığını belirtse de fayda etmedi.

2013 Yılında üçlemenin son filmi olan Nymphomaniac iki part olarak gösterime girdi. Konusu oldukça farklı olan film de bir kadının çocukluğundan beri tüm cinsel duyguları, cinsel birliktelikleri ve arzuları ortaya tüm gerçekliğiyle aktarılan bu film oldukça tartışmalara yol açtı. Türkiye dahil birçok ülkede gösterime girmesi yasaklandı.

Birkaç yıl ara verdikten sonra 2017 yılının mart ayında The House Jack Built filminin çekimlerine başladı. Aslında ilk başta 8 bölümlük bir dizi olarak başlanılan bu film 2018 yılında vizyona girdi. Film bir seri katilin yaptıklarını kendi bakış açısından anlatılıyor. Başrol oyuncusu Matt Dillon o sert, soğukkanlılığını filme o kadar güzel aktarmıştı ki adeta bir kabın içinde şekil almış joleydi. İnsanları öldürürken kendi açısından etik olduğunu düşünen bu seri katil ölümleri sanata çevirmeye çalışmış. Bunun yanı sıra filmde kullanılan felsefik bakış açısı, inanç kıvılcımları gayet iyi empoze edilmiş. Yılın en sert filmlerinden biri olan bu film ve aynı yıl vizyona giren Fatih Akın’ın yönettiği Der Goldene Handschuh filmi birbirine gerçekten oldukça uyum sağlamış, cips ve bira gibi tamamlamıştı. Son olarak filmin müzik seçimleri konusunda epey başarılı olmuş. O zaman Hit the Road Jack 😉

Yorum Yap

Yorumlar (3)

  1. taylan-durden_avatar
    6 ay önce

    Sarp ne kadar da güzel yazıyorsun, sakın unutma sen bir yıldız tozusun, asla pes etme!

  2. sarp_avatar

    gerçekten çok profesyonel yazılar yazıyorsun sarp lütfen devam et ^^

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir